Peki Anılar Beyinde Değilse Nerede?
tarih 29 Aralık 2011, kategori Artt Bilimsel, yazar Güneş Tan

Prof. Karl Lashley, 1890 yılında West Virginia'da doğdu. Kendisi, bir davranış bilimcisi ve psikologdur. Öğrenme ve hafıza ile ilgili yaptığı araştırmaları ile hatırlanır. Araştırmalarında, beyinde tek bir biyolojik anı alanı bulamaması, ona anıların beynin belli bir yerinde depolanmadığını anlattı. John Hopkins Üniversitesi'nde genetik doktorası için çalışırken, Psikolog John B. Watson'un etkisi adlında kaldı. Omurgalıların davranışları ile ilgili 3 yıl süren doktora öncesi çalışmalarında, hayatının sonuna kadar onu meşgul edecek olan araştırması oluşmaya başladı. 1920’de Minneapolis Minnesota Üniversitesi'nde psikoloji profösör asistanı oldu ve beyin işlevleri ile ilgili araştırması 1924’de ona 'profesörlük' unvanını kazandırdı. Daha sonra Chicago Üniversitesi'nde ve Harvard Üniversitesi'nde profesörlük yaptı.

Prof. Lashley, 1920'lerde farelerle başlattığı araştırmayı 40 yıl gibi uzun bir zaman sürdürdü. Farelere, hazırlanmış olan labirenti bitirmeyi öğretiyor sonra beyinlerini açıp anıların depolandığını var saydığı bölgeyi yakıyor ve kapatıp tekrar labirenti bitirip bitiremeyeceklerini inceliyordu. Lashley farelerin beyinlerinin ne kadar büyük bir bölümü yok edilirse edilsin, beyinlerinin dörtte üçü yakıldığı halde, hatta fiziksel becerileri azalsa, yalpalasalar da labirenti bitirdiklerini gözlemliyordu. Böylece anıların beyinde depolanmadığını keşfetti.

Karl Pribram genç bir nöroşirürji örgencisiyken, Lashley'nin yaptığı araştırmadan çok etkilendi. Beyni yaralı olan hastaların, beyninin büyük bir bölümü çıkarılsa bile hiçbir şekilde anı kaybına uğramadıklarını fark etti. Hastaların anıları, daha fazla bölüm alındıkça gittikçe daha sisli hale gelse de, yok olmadı. Karl Pribram, 1919'da Vienna, Avusturya'da doğdu. Washington DC., Georgetown Üniversitesi Psikoloji ve Kognitif Bilim (kavrama) Profesörü olan Karl Pribram bir nöro cerrah olarak eğitim aldı ve Stanford Üniversitesi’nde 'beyin korteksinin (kabuğu) üzerinde çalışmaların öncülüğünü yapan profesör' olarak anıldı. Halk tarafından ise daha ziyade ‘holonomik beyin modeli’ni geliştirmesi ile tanınıyor.

Kayıtlar evren hologramında

Karl Lashley'nin araştırmalarının Pribram'da oluşturduğu kafa karışıklığı, 1960'ların ortasında Scientific American dergisinde Fizikçi David Bohm’un holografik evrenle ilgili yazısını görünceye kadar devam etti. Kendisi Bohm'la temas kurdu ve birlikte 'holonomik beyin teoremi'ni geliştirdiler.

Londra Üniversitesi'nde araştırmacı fizikçi olan David Bohm, "bakış açılarının bulguları nesnel gerçekliğin olmadığını ima ediyor. Evrenin görünen maddeselliğine rağmen aslında o kalben bir hayal, devasa ve şahane detayda bir hologramdır" diyor.

Derinliği olan hologramın çevresinde dolanarak sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Bir film olan görüntüde iki boyutluluk sınırı aşılmıştır. Uzaklık- yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde vardır. Bir gülün üç boyutlu görüntüsü olan "hologram" ortadan yarıya kesilip bir lazer tarafından aydınlatılırsa, her bir yarıda gülün tam görüntüsünün olduğu görülür. Bu yarım hologramlar tekrar yarıya bölünürse, dörde ayrılmış olan her parçada orijinal görüntünün gerçekten tıpatıp aynısının daha küçük bir halini görürsünüz. Normal fotoğrafların aksine hologramın her parçasında, bütünde var olan tüm bilgi mevcuttur.

Pribram'ın holonomik modeli, anıların/bilginin hücrelerde depolanmadığı ama daha ziyade bir "dalga girişim deseni" olduğunu anlatıyor. Pribram bu neticeye iki gerçeklikten ulaştı:

1.Görsel beyin korteksinde Gabor işlevlerine (basit hücrelerin alış alanları) uyan tepki işlevleri mevcut. Bu sonuç ise hologram görüntüsü ile bağlantıda.

Holonomik beyin teorisi, Matematikçi Dennis Gabor'un bazı içgörülerine de dayanıyor. O, hologramı keşfeden kişidir ve katkılarından dolayı Nobel ödülüne layık görülmüştür.

2. Hayvanların beyinlerindeki büyük ölçüde zarar, anıları (eğitim) hafifletiyor ama yok etmiyor. Bunu Karl Lashley'nin araştırması gösteriyor.

Bu modeli formüle etmek için, Pribram Fourier teoremine dayanan değişken karmaşık desenleri sine dalgalarına (zamanın dalga şeklindeki işlevini tanımlıyor) dönüştüren Fourier analizi'ni kullandı.

Pribram, beynin nöronlarında, axionlarında ve dendritlerinde dalgaya benzer modellerin bir örneğini oluşturduğunu söylüyor. 1966’da bulgularını yayınladı ve sonraki birkaç yıl içinde teorisini rafine hale getirdi. Pribram’ın "holonomik beyin" teorisi, beynin birçok gizemini ve müthiş bir şekilde bilgiye ulaşma ve depolama kapasitesini açıklıyor diyor.

Beyinin içinde çalışan milyarlarca hücre var ve aralarındaki bağlantılar ile trilyonlarca hücreye ulaşıyor. Onlar kuantum seviyesinde de bulunmuş olan temel prensiplerle çalışır. Aslında Gabor, kullandığı matematiği Heisenberg ve Hilbert'ten den ödünç aldı. Hilbert matematikte ilk bunları geliştirdi ve Gabor onları psykofizikte değerlendirdi. Pribram da bu matematikten beynin nasıl çalıştığı ile ilgili faydalandı. 1970’lere gelindiğinde başkaca araştırmacılar Pribram'ın teorisini genişlettiler. İngiliz fizikçi Pieter van Heerden (1970), tanıdık objeleri fark etme kapasitemizin "holografik tanıma" ile benzerlik taşıdığını sundu. Benzer bir teknik olan "holografiye müdahale etme", değişmiş olan objelerin farklılıklarını algılama yeteneğimizi anlatabilir.

1972'de foto grafik hafızası olan kişilerde Daniel Polen ve Michael Tractenberg'in yaptığı araştırma, hafızanın kişinin beyinde holografik imgeler yaratabilme yeteneğine bağlı olduğunu gösterdi. Olağanüstü hafızaya sahip kişiler, beyinlerinin daha fazla bölümüne ulaşabiliyor. Berkeley Üniversitesi nöro fizikçilerinden Russel ve Karen DeValois (1979), beynin görsel imajları çözmek için Fourier Analiz matematiği kullandığını gösterdiler. Son zamanlarda Fourier analizi bizim duyma ve koku alma algılarımızı izah etmek için kullanılıyor. Beyin, karmaşık frekans analizi yapan bir aygıt gibidir.

Bohm'un holografik evren teorisine göre; her şeyin birbirinden ayrı olması durumu sadece bir illüzyon ve aslında her şey parçalanmamış olan devamlılığın bir parçası. Bohm, "atom altı parçalarının aralarındaki uzaklık ne olursa olsun, birbirleri ile bağlantı içinde olmalarının nedeni; birbirlerine gizli mesaj yollamaları değil de ayrı olduklarının aslında bir illüzyon olması" diyor. Gerçekliğin daha derin bir seviyesinde bu tür parçacıklar bireysel varlıklar değil de aslında aynı temel olan bir şeyin uzantılarıdır.

İnsanların ne demek istediğini görsel olarak daha iyi oluşturabilmeleri için şu örneği veriyor: İçinde sadece bir balık olan akvaryum hayal edin. Bu akvaryumu direkt olarak göremediğinizi ve bununla ilgili bilginizin iki farklı televizyon kamerasından geldiğini, birinin akvaryumu önden ve diğerinin yandan çekim yaptığını imgeleyin. Her iki televizyona bakarken siz ekrandaki her bir balığın farklı varlıklar olduğunu var sayabilirsiniz. Ne de olsa kameralar değişik açılardan çekim yaptığı için her bir görüntü az da olsa farklı olacaktır. Her iki balığı seyretmeye devam ettikçe, eninde sonunda aralarında belirli bir ilişki olduğunu fark edersiniz. Biri döndüğünde öbürü de biraz farklı ama ilintili bir dönüş yapmaktadır; birisi öne baktığında öbürü hep yana bakmaktadır. Eğer durumunun tüm kapsamından bir haber olmaya devam ederseniz, balıkların birbirleri ile anında iletişim içinde oldukları neticesine varabilirsiniz ancak durum açıkça bu değildir.

Bohm, Aspects deneyinde "atom altı parçacıklarının arasında olanlar tam tamına budur!" diyor. Bohm'a göre, atom altı parçacıklarının ışıktan hızlı bağlantısı aslında gerçeğin bizim bilmediğimiz, daha derin, akvaryum misali ile benzer olan, boyutumuzun ötesinde daha karmaşık bir seviyesi olduğunu gösteriyor. "… ve biz atom altı parçacıklarını birbirinden ayrı olarak gözlemleriz çünkü gerçekliklerinin sadece bir kısmını görmekteyiz" der.

Bu tür parçacıklar ayrı "parçalar" değildir, ama daha derin ve daha önce bahsettiğimiz holografik- bölünemez gül gibi, alttaki bir bütünlüğün yüzleridir (yönleri, kesitleri). Fiziksel gerçeklikte her şey bu enerji varlığından yapıldıysa, evrenin kendisi bir projeksiyon, bir hologramdır. Hayali doğasına ek olarak böyle bir evren başkaca şaşırtıcı özelliklerde taşır. Şayet atom altı parçacıklarının ayrı olmaları bir yanılsama ise, bu demektir ki evrende var olan her şey gerçekte sonsuz bir şekilde iç içedir.

Bir insanın beynindeki karbon atomunun elektronları, yüzen her somon balığını oluşturan atom altı parçacıkları ile her atan kalp ile ve gökyüzünde parlayan her yıldız ile bağlantıdadır. Her şey, her şeyin içindedir ve iç içedir. Her ne kadar insan yapısı kategorize etmeye, sıralamaya ve evrenin çeşitli görüntülerini parsellemeye çalışıyorsa da, gerekli olan tüm parçalar yapay ve tüm doğa kesintisiz mükemmel bir ağdır.





Ofis Fotoğrafları

Sosyal Medya